Star tv bu günlerde yeni bir dizi ile izleyicilerinin

yüzlerinde bir tebessüm bırakmaktadır. Dizinin adı kardeş payı izle enleri

güldürdüğünü ve tebessümlerini hep yaşayacaklarının sinyallerini verdiler.

Televizyonların en çok izlenen kanalında star kardeş payı dizisi olarak sizlere sunulmaktadır.

Star tv ekranlarında perşembe günleri izleyenleri ile buluşan dizi ayrıca

kaçıranlar için de youtube kardeş payı adı altında sizlerle buluşmaktadır.

Your browser is ancient!

Gaziantep Yetkili Servis Hizmetleri

Published by:

www.beyazesyayetkiliservisi.com
Biz beyaz eşya kullanıcıları olarak teknolojinin gelişmesini yakından takip edip, her yeni üründe gelişen beyaz eşyalar için övgüler yağdırırız. O kadar çok çabuk gelişip büyüyor ki artık yetişmek mümkün olmuyor.”Gaziantep Arçelik Servisi” hizmeti veren kuruluşumuz tüm beyaz eşyalarınızın tamıratını yapmaktadır.Beyaz eşyalarda Ürünler sadece özellikleri ile değil boyutları ile de gelişme gösterip bizleri şaşırtmaya devam etmektedir.Beyaz eşyalar  ye hayran bırakıyorlar yada göz kamaştırıyorlar. Kucağımızda taşıyamadığımız ürünler artık ceplerinizde taşınacak hala geldi, cebimizde taşıyamadığımız ürünler ise kulaklarımızda artık. Daha nereye kadar ne şekilde gelişir gerçekten bilemiyorum bu gidişatın  ucunu kestirmek zor. Beyaz eşya Katagorisinde ”Gaziantep Bosch Servisi” Ertek Group ”Gaziantep Yetkili Servis” Hizmetleri her ne kadarda kendilerini geliştirselerde hiç bir şekilde gelişen teknolojiden geride kalmıyorlar.Fakat ne yönde geliştiğini her geçen gün görmek mümkün. Bazılarımız bu gelişmeye sevinip ayak uydururken, bazılarımız ayak uyduramayıp teknolojinin gerisinde bile kalabilmektedir. Sonuç olarak herkes teknolojinin gelişmesini ve ilerlemesini isteyecektir; ancak her gün elimizdeki teknolojinin bir yenisinin daha çıkması ve buna uyum sağlayamamak bizleri çok rahatsız edecek gibi görünüyor.
Ertek Group ”Gaziantep Yetkili Servis” nin verdigi diger hizmetler ise sırasıyla şu şekildedir
”Gaziantep Vestel Servisi” , ”Gaziantep Bosch Etkili Servisi”

Halı (carpet) dokumasında kullanılan materyaller

Published by:

 

Halı alırken, “Carpet“ya değer biçerken en çok dikkat edilen konulardan biri halı dokumasında kullanılan materyallerdir.

Halılarda genel olarak yün, ipek ve pamuk kullanılmaktadır. Örneği göçebe halıları ya da halk içinde ki başka bir deyişle; Yörük halıları yün halılardır. El dokuması bazı yörük halı (carpet)larına paha biçilemez. Sentetik yünden yapılan halı (carpet)lar ile doğal yün halı (carpet)lar mukayese bile edilemezler.

Yünün farklı bir çok derecesi vardır. Rakımı yüksek bölgelerde (örneğin; toroslarda) yetişen koyun ya da keçiden elde edilen yünün derecesi yüksektir. Bu bölgeler şehirlerin kirliliğinden uzak ve hayvanlar için beslenme açısında oldukça elverişli olduğundan, bu bölgelerdeki hayvanların yünleri kalitelidir. Bunun yanında genç ve sağlıklı hayvanların yünleri çok kaliteli olmaktadır.

En kaliteli yün halılar koyunun karın ve boyun bölgesinden elde edilen yünlerle dokunur. Elbette Halı satıcısından halının dokunduğu yünün eskiden sahibi olan koyunun fotoğrafını, hüviyetini isteyemeyiz ancak iyi halıcılar (carpet) sattıkları halıların dokunduğu bölgeleri bilirler.  Carpet satıcısına, halının nerenin yünleriyle dokunduğunu sorabilirsiniz.

Bazı cansız görünüşlü halı (carpet)ların cansız görünmesinin sebebi; cansız yün ile dokunmuş, olmalarıdır. Cansız yün suni ortamlarda, çiftliklerde yetiştirilmiş hayvanlardan elde edilir.

Cansız yün kayganlığını ve parlaklığını kaybetmiş, bu yüzden sert cinste olan halı türüdür.

 

Gaziantep Beyaz Eşya Servisi Ertek Group

Published by:

www.beyazesyayetkiliservisi.com

www.beyazesyayetkiliservisi.com
Beyaz eşyalar
ne kadar kaliteli olursa olsun arızalanmalarının önüne geçmek çok zordur. Bu nedenle tüm beyaz eşyalar zamanla bozulur ve kullanıldıkça bazı arızaların çogalmasına neden olur. Kullanıcıların hiç hoşlanmadıkları bu durumun önüne geçmek zor olsa da bu durumu yavaşlatmak yani dayanıklı cihazların daha uzun ömürlü kılmak mümkündür. Bu yüzden bir  Gaziantep Arçelik beyaz eşya servisi bulmanız ve cihazlarınızı belirli vakitlerde bakımdan geçirmeniz gerekmektedir. Biz ”Gaziantep Arçelik Servisi ”olarak tüm beyaz eşyalarınızın bakım onarım ve tamıratını yapmaktayız.Cihazlarınızın düzenli aralıklarla bakımlarının yapılması gerekmektedır.Düzenli yapılan bakımlar ılerleyen zamanlarda oluşucak arızalarında önune geçicektir.

Gaziantep ilinde sadece Arçelik markasına hizmet vermiyoruz, bunun yanı sıra Bosch markasının özel servisliginide yapmaktayız.
Biz ”Gaziantep Bosch Servisi olarak bosch markalarının arıza yapan tüm beyaz eşyalarınn tamiratını yapmaktayız.

Beyaz eşya markalarının çogalmasından dolayı bu piasada bulunan Tüm ürünlerin ömrünü uzatmak için yapılması gereken kılavuzunda yazan maddeler doğrultusunda çalıştırmaktır. Herhangı bir arıza durumunda Gaziantep Beko beyaz eşya servisi çağırmanız gerekmektedir.Beyaz Eşya katagorisinde işini en iyi yapan”Gaziantep Beko servisi ” Gaziantep’te Beko markasının lider teknik servis firmaları arasında yer almaktadır

Kardeş payı 6. bölüm full izle

Published by:

Sinemayı ‘Yedinci Sanat’ olarak kabul ederiz ama bu konudaki görüşler çelişkilidir. Örneğin 1914-1953 yılları arasında yaşamış edebiyat eleştirmeni Orhan Burian, sinemayı yedinci
değil ‘Altıncı Sanat’ olarak tanımlar. Burian, tiyatroyu ise sanat olarak benimsemez.

Kardeş payı dizisi Sinemanın ‘Yedinci Sanat’ olarak tanımlanması konusunda hemen herkes hemfikirdir ama önceki altı sanat konusunda bariz bir karmaşa yaşanır. Yedinci sanat sinemanın kendisinden önceki altı sanatın bireşimini gerçekleştirerek yepyeni bir sanat haline geldiği söylenir de söz konusu sanatlar konusunda rivayet muhteliftir. Kardeş payı izle bölümleri sizlere sunulmaktadır.
Çeşitli kaynaklara bakıldığında şöyle değişik sıralamalar çıkar karşımıza: Resim ve heykel + Müzik + Tiyatro + Dans + Edebiyat + Mimari…
Görüldüğü gibi bu kategorilendirmede, plastik sanatlardan resim ile heykel birlikte ele alınmış ama mimari ayrıca değerlendirilmiş. Doğrusu, pek ciddiye alınacak gibi değil.
Bir başka sıralama ise şöyle: Resim + Heykel + Mimari + Dans + Müzik + Şiir… Kardeş payı 6. bölüm izle perşembe günü sevdikleriyle buluşmak için gün sayıyor.
Hemen fark edileceği gibi, burada resim ve heykel ayrılmış, tiyatro devreden çıkarılmış, edebiyat ise şiire indirgenmiş.
Bir diğer düşünceye göre de sinemadan önceki altı sanat, Resim + Müzik + Heykel + Edebiyat + Mimari + Tiyatro olarak sıralanır. Kardeş payı
Resim, müzik, mimari, heykel ve edebiyat (ya da şiir), yerlerini hep koruyorlar. Tartışma, dansın mı yoksa tiyatronun mu bunların yanında yer alacağı konusunda.
Aslında sınıflandırma kadar sıralama da önemli. Örneğin ‘Dördüncü Sanat’ hangisidir, merak ediyorum… Ha keza birinciyi, ikinciyi de…
Kendi adıma, ‘Yedinci Sanat’ kavramını ortaya atan ilk kişi olduğu iddia edilen, İtalyan asıllı Fransız sinema eleştirmeni Ricciotto Canudo’nun (1879-1923) sıralamasını da tartışmalı bulduğumu belirteyim. Canudo’nun sınıflandırma-sıralaması şöyle: Mimari + Müzik + Resim + Heykel + Şiir + Dans…
Öncelikle günümüzde, hatta Canudo’nun yaşadığı 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında da kavramsal olarak ‘edebiyat’ın, çoktandır ‘şiir’in yerini almış olduğu kanısındayım ve meseleyi Aristo’ya kadar götürsek bile şiirden değil edebiyattan söz etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, dans ile tiyatro seçiminde de kafam karışık sayılır… Çünkü, tiyatro da tıpkı sinemayı tanımladığımız gibi, kendisinden önceki sanatların bireşimi değil mi aslında? Hâl böyleyken tiyatro neden ana sanatlardan biri sayılmıyor? Sinema neden ille ‘Yedinci Sanat’ olmak zorunda? Tiyatronun da namusunu kurtararak, ‘Sekizinci Sanat’ olamaz mıydı mesela?
İşin bu kısmı bir yana; başta da söylediğim gibi, ayrıntılar farklı olmakla birlikte hemen herkesçe kabul edilen nokta şu: İnsanlık tarihinde beliren altı sanat var ve bir de Yedinci Sanat olarak sinema var.
Oysa, ülkemizin deneme ve edebiyat eleştirisi tarihinde önemli izler bırakmış olan, ne yazık ki genç sayılacak yaşta hayata veda eden Orhan Burian’a (1914-1953) göre sinema yedinci değil, ‘Altıncı Sanat’!
Burian, çok iyi eğitim almış, dil bilen, Avrupa görmüş bir aydın ve döneminin önde gelen, sözü dinlenir entelektüellerinden biri olmasa, “Buyrun buradan yakın!” ya da “Unutmuştur…” denilip geçilecek bir iddia olarak kalabilirdi ama öyle değil; Burian’ın vurgusu ciddiye alınacak, en azından nedeni konusunda merak uyandıracak cinsten.
Orhan Burian, 1937’de yazdığı “Sinema Üzerine” adlı makalesinde (Yayıma hazırlayan: Vedat Günyol, Cem Yayınevi, 1993) aynen şöyle diyor: “Bu yüzyılın başından beri altıncı bir sanat kendini, resim, mimarlık, heykel, müzik ve şiir sanatlarının kurduğu beşler kuruluna kabul ettirmek çabasındadır. Biz, insan aklının bu yeni yaratığına sinema adını veriyoruz.”
Yazar, açıkça ‘Beşler Kurulu’ndan ve ‘Altıncı Sanat’tan söz ediyor, listesinde de dansa ve tiyatroya yer vermiyor.
Burian’ın 1932-1936 arasında İngiltere’de yaşadığı ve Cambridge’de öğrenim gördüğü akla getirildiğinde, bu tasnifte dönemin İngiliz sanat çevrelerinin etkisinde kalmış olabileceği düşünülebilir. Öyle veya böyle; Burian’ın ‘Yedinci Sanat’ tanımından habersiz olabileceği ve tümüyle kendince bir sıralama yaptığı, pek inandırıcı gelmiyor bana. Yani bence bilinçli bir tanım bu.
Yazıda hayli ilginç satırlar var… Örneğin, “Bu gençliği yüzünden olacak ki, sinema bir sanat olmak onuruyla, daha hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Onu eleştirenler, kolaylığını bayağılık gibi gösteriyorlar. Sinemanın amacı, onlara göre, seyircileri hiç düşünmeye zorlamadan, anlaşılmaktadır. Bay Peyami Safa, ‘zekâmızın merkezini uyutarak sathını oyalar’ diye suçluyor” diyor Orhan Burian. Devamında, ‘eskiye bağlı’ kişilerin (Peyami Safa gibi), sinemayı, ancak tiyatro için kullanılabilecek ‘tiyatro ölçülerine’ göre eleştirdiklerini belirten Burian, sinemanın bir sanat olarak küçümsenmesinin hangi ‘eksik görüşlerden’ kaynaklandığını da anlatıyor.
Denemeci-eleştirmen, yazısının ortalarında tiyatrodan ‘tiyatro sanatı’ olarak söz ediyor ama çok belli ki gönlü ve aklı sinemadan yana… Üstelik altı sanat arasında çoğunlukla yer değiştirerek yer verilen tiyatro ile dansın ikisini birden liste dışında bırakmakta tereddüt etmiyor. Kardeş payı bölümleri
Kıssadan hisse… Yedinci Sanat, önceki altı sanat, Beşler Kurulu, tiyatro mu dans mı?
Pek de düşünmeden kullanageldiğimiz ‘Yedinci Sanat’ tanımı bile gerisinde epeyce fırtına barındırıyor anlaşıldığı üzere.
Bay Peyami Safa’nın sinemaya yönelik suçlamalarına bir ara yer veririz nasıl olsa…
Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

Ankara Kilim yıkama – Ankara Halı Yıkama Fabrikası

Published by:

Genç sinemacı, hayatla ölüm arasında slalom yapan hikayesi ve yalpalamayan anlatımıyla saygıdeğer bir ilk film çalışmasına imza atıyor “Zefir”le. Anneannesi ve dedesiyle kırsalda yaşayan Zefir’in ‘anne sevgisi’nin (arayışının) yansımalarını izliyoruz hikayede. Sağlam bir aktivist olan annesinin ara sıra yaptığı ziyaretlerle bu duyguyu tatmin etmeye çalışan yeni yetme kız, ‘yalnızlık’ını bastırılmış bir ‘öfke’yle yansıtıyor, ‘boğulma’yı önlemek için ‘sert’ bir kimlik geliştiriyor. ‘Rutin’ içinde dikkat çekmeyen bu tavır, giderek onun annesiyle olan ilişkisinin belirleyicisi oluyor ve Zefir’i ‘karanlık’a hapsediyor. Oradan çıkıp ‘normal’ olmasıysa neredeyse imkansız gibi, kendisinin çabalamasındansa ‘çözüm’ün onu arayıp bulması gerekiyor… Belma Baş, “Zefir”le bir ‘büyüme’ hikayesi anlatır gibi görünüyor başlangıçta. Başkahramanın hayatın tekdüzeliği içinde yolunu bulma çabası öne çıkıyor önceleri. Annesiz ve babasız büyümenin yarattığı kaybı tolere etmek, kızcağız için ekstra efor demek ve o da belli ölçüde bu eforu gösteriyor. Ancak ‘sınırlı’ iletişimin ortaya çıkardığı ‘genişleyememe’ duygusu, “Ankara Halı Yıkama“bir süre sonra içten içe yemeye başlıyor onu, yıpratıp çürütüyor. Gencecik olmasına rağmen ‘hasar’ büyük oluyor ruhunda, çıkmaz sokaklara giriyor giderek, yalnızlaş(tırıl) manın üstesinden gelmeyi başaramıyor. “Zefir”in hikayesinde ‘anne’ motifinin birçok anlamı var kuşkusuz. İlk akla gelense, ‘varlığıyla yokluğu bir’ görünen annenin ‘suçlu’ olarak hissedilmesi oluyor. İdealleri uğruna çocuğunu bırakan ve onu yalnızlığa iten anne, belli ki birçok şeyden ‘sorumlu’. Arkasını dönüp gitmesinin ardında yatan ‘haklı gerekçe’ tatmin edici değil, dolayısıyla da anneye belli bir mesafeden bakmamız gerek. Ankara Kilim Yıkama Ona yakınlaşıp empati kurmak gibi bir kaygımız olmamalı; en azından Belma Baş’ın anlatımından bunu hissediyoruz.
Öte yandan Zefir’in annesiyle kurduğu ilişkinin ‘sevgi’ boyutu da es geçilir gibi değil. Ondan nefret ettiğine dair bir işaret görmüyoruz, hatta fazlasıyla sevdiğine dair işaretler mevcut hikayede. Annesi Zefir için bir ‘kaynak’ olduğu kadar, bir ‘kurtuluş’ aracı da aynı zamanda. Onun arkasından bakakalmak istemiyor, ‘çıkış’ umutlarının suya düşmesi demek bu çünkü. Annesine ne kadar ‘yakın’ olursa, ‘çözüm’e da o kadar yakın olacağına inanıyor. ‘Gidiş’se bütün bu beklentileri darmadağın edecek belli ki, ‘kanayan yara’ daha da açılacak ve ‘bitiş noktası’na kadar sürükleyecek Zefir’i. Belma Baş, Ankara Halı Yıkama Cem Yılmaz’ın da desteğini alarak yola çıktığı ilk filmiyle daha çok canlar yakacağını kanıtlayan bir performansa ulaşıyor. İçeriğinden sızan ‘kuşku’ ögesini görsel yapısıyla da destekleyen film, ‘tekinsiz’ bir atmosfer içine sokuyor bizleri ve diken üstünde bir tura çıkarıyor. Yönetmenin finalde vurduğu darbeyse işin ‘acı’sını doruğa taşıyor, izleyenin ayaklarının altındaki kaygan zemini tümden kaldırıyor, ‘serbest düşüş’ moduna sokuyor onu. Hikayenin ilk anından itibaren aklımıza düşen tohumlar burada yeşeriyor, Ankara Kilim Yıkama dimdik yükseliyor ve sonsuza kadar susturuyor bizi. Filmin ‘koyulaştırılmış’ tonları arasında kendini bir ‘çiçek’ gibi hissettiren Zefir’i canlandıran Şeyma Uzunlar, “Poyraz”dan aşina olduğu rolüne öylesine yakışıyor ki, onu başka bir rolde görmek istemiyoruz! Sıkı sıkıya tutunduğu Zefir’in ‘arayış’ı Şeyma’nın bedenine hapsolmuş sanki, oradan hiç çıkmayacakmış gibi… Her rolüne ekstra bir derinlik katan Vahide Gördüm de ‘anne’ kompozisyonuyla Şeyma’nın gerisinde kalmıyor, filmin ‘profesyonel’ kanadını temsil ederken yapaylaşmıyor, aksine ‘doğa’nın bir parçası haline geliyor. Bu iki ismin etkisi, “Zefir”in film olarak başarısının üzerine çıkıyor sonuç olarak.

Ayrton Senna Kimdir?

Published by:

Ünlü Fransız F1 pilotu Ayrton Senna Google tarafından unutulmadı ve anasayfasında doodle oldu.

Gençlik yılları

Varlıklı bir toprak sahibinin oğlu olarak Brezilya’nın Sao Paulo kentinde doğan Senna, babasının desteğiyle daha dört yaşındayken kart aracı sürmeye başlamış, ilk kart yarışına da 13 yaşındayken katılmıştır. Yarışlara olan isteğinin en büyük nedeni o yıllarda ünlenen ve Brezilya’ya ilk Formula Bir Dünya Birinciliğini 1972′de kazandıran başka bir Sao Paulo’lu, Emerson Fittipaldi’dir. Babasının Senna’nın yarışına en büyük katkısı, 10 yıl kadar önce Emerson Fittipaldi’ye kart birincilikleri kazandırmış olan motor bakımcısı İspanyol asıllı Tche’yi oğlunun kart motorları için tutmasıdır.
Ayrton Senna, ilk kart yarışına Sao Paulo Interlagos’da 1 Temmuz 1973′de girmiş ve kazanmıştır. Bu başarıdan sonra tüm okul çıkışlarında Tche’nin işyerine koşan Senna, burada ileride döneminin en teknik sürücüsü olmasını sağlayacak temel bilgileri edinmiştir. İlk katıldığı yarışı kazanmasından yalnızca iki hafta sonra Sao Paulo kış yarışlarında yıldızlar sınıfında birinci olan Senna, yaz döneminde de “Yıldızlar Birinciliği”ni tümüyle kazanmıştır.
Senna, daha bu yaşlarda, ne kadar yetenekli olursa olsun yarışlarda başarının arabanın niteliği ile sınırlı olduğunu ve nitelikli arabayı elde etmenin de kendini doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişilerin desteği ile ve doğru bir biçimde sunmaktan geçerek kalabalık içerisinden sıyrılmak olduğunu anlamıştır.
Bir sonraki yıl Brezilya kart birinciliğini, sonra da 1976′da Sao Paulo Büyükler Birinciliğini ve yeni 100cc’lik kartıyla büyük üç saatlik yarışı kazanan Senna, bu dönemde sonradan ünlü olacak sarı kaskıyla ilk kez yarışmıştır. 17 yaşındayken Güney Amerika Kart Birinciliğini kazanan Senna, daha sonra Dünya Birinciliğinde de birkaç kez ikincilik kazanmıştır.
Güney Amerika Kart Birinciliğinden sonra, 1978′de Güney Amerika dışına ilk gezisini Le Mans’daki Dünya Kart Birinciliğine katılmak için yapmış, bu arada babası ona Avrupa’nın en iyi kart yapımcıları ‘Parilla Kardeşler’den bir deneme sürüşü ayarlamıştır. Senna alışık olmadığı Parma-Pancrazio yarış yolunda Parilla takımının baş sürücüsü ve kendisi de Le Mans yarışına hazırlanan 1973 Dünya Kart Birincisi Tery Fuerton ve öteki yarışçıları geçerek birinci olunca, Parilla takımının ikinci yarışçısı olarak kendisiyle sözleşme yapılmıştır. Le Mans’da sıralama yarışında Senna üçüncü olarak coşku oluşturduysa da, asıl yarışı ancak altıncı bitirebilmiştir. Üç hafta sonra yine Parilla takımıyla yarıştığı Japonya’da Sugo’da dördüncü olmuştur.
Avrupa’da San Marino Kart Büyük Ödül’ünü kazanmadan önce 1978′de Güney Amerika kart birinciliğinde ve sonrasında da Portekiz’deki Dünya Birinciliğinde ikincilikleri vardır. 1980 ile 1981′de Brezilya birinciliklerini kazansa da, dünya birinciliğini hiç kazanamamıştır. 1980′de yine Dünya Birinciliğinde ikinci olmuş, sonraki yıllarda motor aksaklıkları nedeniyle dördüncü ve ondördüncüluk ile yetinmek zorunda kalmıştır.
19 yaşında çocukluk arkadaşı Lilian Vasconcelos Souza ile evlenen Senna, babasının isteği ile başladığı ve bitirdikten sonra aile kuruluşunu yönetmesi yönünde bir adım olan işletme eğitimini yarıda bırakarak “araba yarışçısı” olmaya ve İngiltere’nin yolunu tutmaya karar vermiştir. Kasım 1980′de İngiltere’ye gelen Ayrton artık ne yapmak isteğinden emindir. O yarışmak için doğmuştur. Hemen kendisine bir sponsor arayışına girişir. Bir arkadaşının yardımıyla, Van Diemen Formula Ford 1600 arabasındaki deneme sürüşü kötü gittiyse de, yeteneğini anlayan Van Diemen yöneticisi onu takıma almıştır. Artık Formula 3000′dedir. F1 öncesi son durak olan Formula 3000′de ki başarıları ve birinciliği Frank Williams ın dikkatini çeker. Artık 23 yaşında olan Ayrton, Williams takımı için deneme sürücülüğü önerisini benimseyerek F1 kapılarını aralar. 1984 dönemi içinde bir efsaneye giden ilk yola girer ve Toleman takımıyla F1′a adım atar.
Ayrton Formula 3000 boyunca babasının soyadı olan Da Silva yı kullanmıştı. Brezilya’daki yasalarda doğan her çocuğa hem annenin hem de babanın soyadı verilir (Afrikalı köle erkeklerin Portekizli kadınlarla evlenmeleri sonucu doğan çocukları Portekiz ırkına sokabilmek için kullanılmıştı). Ayrton, bu arada “da Silva” olan çok yaygın soyadının yerine annesinin kızlık soyadı olan “Senna” soyadını kullanmaya başlamıştır.
Üç yıl sonra, 1984 yılında Toleman-Hart F1 takımıyla ilk kez F1 ile tanışan Senna, özellikle yağmurlu bir ortamda yarışılan Monako Büyük Ödül (Grand Prix) yarışı ile izleyenleri yetenekleri konusunda etkilemiştir. 1985′de Lotus takımına katılan Senna, Portekiz’deki Estoril’de ilk Grand Prix yarışını kazanmıştır.

McLaren dönemi

Senna, 1988 yılında Alain Prost’un takım arkadaşı olarak McLaren F1 takımına katıldı. Bu aynı zamanda da, iki ünlü yarışçı arasındaki unutulmaz çekişmeli yarışların başlangıcını oluşturur.
Senna, yarış yolunda acımasızlığı, kararlılığı, ölçülülüğü ve disiplini ile konusunda uzmanlaşmış, daha önce hiç kimsenin başaramadıklarını (65 Formula 1 yarışına birinci sırada başlamak gibi) başarmıştır. Özellikle yağmur altında yapılan yarışlarda hiç kimse eline su dökememiştir. Senna Monako’daki yarışı kimsenin başaramadığı bir biçimde 6 kez kazanmıştır.

AYRTON SENNA REKORTMEN
Ayrton Senna Özellikle yağmurlu havalarda ve pistlerde devamlı birinci oldu.
Bu yüzden Ayrton Senna’ya lakap olarak yağmur adam derlerdi.
Ayrton Senna en zor pist kabul edilen Monaco pistinde tam altı defa birinci olup rekor kırdı.
1 Mayıs 1994 yılında Bologna’da öldü.

Ölümü

Williams takımı 1993 sezonunda araçlarına elektronik bir yenilik eklemişlerdi. Aracın süspansiyonu virajlarda daha iyi denge sağlamak ve savrulmayı önlemek için elektronik bir destek alıyordu. Sürücüye sadece gaza basıp finish çizgisini geçmek kalmıştı. 1993 sezonunda Williams için başarılı geçmiş ve o sezonu takımlar şampiyonu ve Williams Pilotu Alain Prost ise pilotlar kategorisinde şampiyon oldu. Prost, Senna’nın pilotluk yaşamını konu alan Senna[1] adlı belgeselde, şampiyon olmasına 2 ay kala Renault’nun kendisiyle konuştuğunu ve gelecek sezon için Senna’nın Williams takımında çalışacağı üzerine bir toplantı yaptığını açıklar. Prost’un 3 yıllık sözleşmesinde kendince belirlenen tek bir madde vardır o da Mclaren takımından eski takım arkadaşı olan Senna ile aynı takımda olmak istemediğidir. Prost bu röportajında “Senna’nın takıma dahil olması halinde 3 yıllık kontratımı ödersiniz ben de emekli olurum” cümlesi için 2 ay beklediğini, şampiyon olmadığı takdirde böyle bir karar almayacağını açıklar. Nitekim Frost, bu şampiyonlukla beraber dördüncü şampiyonluğunu alır ve aynı yıl Formula 1’e veda ederken yerini Ayrton Senna’ya bırakır. Ayrton Senna için Williams takımı; yeni, güzel günlerin ya da bir sonun başlangıcıydı.
1994 sezonu başlangıcında FIA zengin takımlarla diğer takımların arasındaki haksızlığı önlemek için “hiçbir araçta sürüşü etkileyecek elektronik aksamın bulunamayacağı” yönünde karar aldı. Bu yüzden Williams Takımı’da aracında bulunan denge kontrol sistemini aracından çıkarmak zorundaydı. Bu Williams için kötü bir haberdi. Çünkü bu sistem onların 1993 sezonunda şampiyon olabilmelerini sağlayan sistemdi.
Ayrton Senna yeni takımı Williams ile test sürüşlerine başlamıştı. Ancak aracının yolu iyi kavrayamadığını, önceleri aracının ön kısmından başlayan sonraları ise aracın arkasına doğru ilerleyen bir titreşim dalgasının direksiyonu döndürmesini etkilediğini, direksiyonu döndürmesine veya döndürmek istemesine rağmen aracın düz bir şekilde yol almaya devam ettiğini teknik servisteki ve takımdaki yetkililere iletmişti. Bu kötü sonuçlar doğurabilirdi.
30 Nisan 1994 tarihinde Ayrton Senna Williams Takımı ile gerçekleştirdiği üçüncü yarışının sıralama turları için piste çıkacaktı. Roland Ratzenberger’de sıralama turuna çıkacaktı. Senna 1:21.548 ile ilk turunu tamamlamış padoka dönmüştü. Ancak geldiğinde televizyonda gördüğü manzara onu derinden yaralamıştı. Roland Ratzenberger Villeneuve virajını alamadı; neredeyse dik açıyla karşı bölümdeki beton bariyere çarptı. Aracın sürücü bölümü zarar görmemiş olsa da, çarpmanın etkisi bazal kafatası kırığına neden oldu ve Ratzenberger ağır bir şekilde yaralandı. Doktorlar Ratzenberger’e müdahale ederken sıralama turları durduruldu. Yaklaşık 25 dakika sonra mücadele yeniden başladı ancak Williams ve Benetton’un da içinde olduğu takımlar sıralamalara devam etmedi. Olayların ardından hastaneden yapılan açıklamada Ratzenberger’in kazadaki yaralanmalara bağlı olarak hayatını kaybettiği duyuruldu. 1 Mayıs 1994 tarihinde Ayrton Senna attığı tek tur ile Pole Position’dan yarışa başlamıştı. Ancak yarışın başlamasıyla birlikte motoru çalışmayan Benetton sürücüsü J.J. Lehto pist üzerinde kaldı. Arka bölümden kalkan Pedro Lamy, görüş açışı diğer araçlar tarafından kapatılınca, Lehto’nun Benetton’unu göremeyerek arkadan çarptı. Çarpışmanın etkisiyle aracın lastikleri ve gövdeden parçalar koptu. Kazanın ardından güvenlik aracı piste girdi ve 5 tur boyunca pistte kaldı. Yarışın 7. turuna gelindiğinde Ayrton Senna 306 Km/sa hızla Tamburello virajına yaklaştı. Ancak daha önce söylediği gibi direksiyonu döndüremedi ve o hızla pistten çıktı. Yaptığı son bir hamle ile hızını 218Km/sa’ye kadar düşürmeyi başarmıştı. Ancak bu kötü sonu değiştiremedi. Kazanın hemen ardından Senna’nın hareketsiz ve bir yana kaymış görüntüsü, ciddi bir yaralanma olduğunu haber veriyordu. Pist görevlilerinin acil müdahale denemeleri, helikopter görüntüleriyle tüm dünyaya yayınlanmaktaydı. Yakın çekimlerde, tedavi bölgesinde kan izleri görülmekteydi. Senna’nın kafasındaki gözle görülür yaralanma, sağlık ekibinde ciddi bir beyin travması şüphesi doğurdu. Kazadan 1 dakika 9 saniye sonra yarış tamamen durmuştu.
Kazadan yaklaşık 10 dakika sonra, Larrousse takımı bir hata sonucu, pilotlarından Érik Comas’a piste geri dönme onayı verdi. Halbuki yarış halen kırmızı bayraklarla durdurulmuş durumdaydı. Eurosport yorumcusu John Watson bu olayı “hayatımda gördüğüm en saçma yanlışlık” şeklinde yorumladı. Pistteki görevliler Comas’ın yoluna devam ederek, kaza bölgesindeki çalışmalara karşı bir tehdit oluşturmasını engellemek için büyük çaba sarf etti.
Dönemin Formula 1 güvenlik, medikal delegesi ve pistteki sağlık ekibinin başı olan, dünyaca ünlü beyin cerrahı profesör Sydney Watkins, Ayrton Senna’ya olay yerinde traketomi uyguladı. Watkins kaskını çıkardığında pilotun kafasının kötü durumu ve burnundan kan akışı olması endişeleri artırmıştı.
Watkins o anları şöyle anlatmıştı: “Çok kötü görünüyordu. Göz kapaklarını kaldırdığımda, beyninde çok ciddi bir hasar olduğu ortadaydı. Kokpitten çıkarıp yere yatırdık. Bir an iç çeker gibi oldu; tam bir agnostik olsam da, o an ruhunun ayrıldığını hissettim.” Brezilyalı pilotun üstünde, hastanedeki hemşireler tarafından, küçük bir Avusturya bayrağı bulunduğu söylenmişti. Gazeteciler bu durumu, Brezilyalı pilotun zafer turunda bu bayrağı sallamayı ve 42. Grand Prix galibiyeti Roland Ratzenberger’in anısına adamayı düşündüğü şeklinde yorumladı.
Senna için 5 Mayıs 1994′te Brezilya’nın São Paulo kentinde devlet töreni düzenlendi. Yaklaşık 500.000 kişi caddelerde tabutun geçişini takip etti. Senna’nın rakiplerinden Alain Prost, tabutunu taşıyanlar arasındaydı. Formula 1 çevrelerinin büyük bölümü cenazeye katılırken, Formula 1′in yönetim teşkilatı FIA’nın başkanı Max Mosley ise 7 Mayıs 1994′te Avusturya’nın Salzburg kentinde Ratzenberger için yapılan törene katıldı. 10 yıl sonraki bir basın toplantısında Mosley; “Ben onun törenine gittim çünkü herkes Senna’nın cenazesine katıldı. Oraya da birilerinin gitmesinin önemli olduğunu düşündüm.” diye açıklamıştı. 2000 İtalya Grand Prix’te 2001 Avustralya Grand Prix’te çeşitli kazalar sonucu iki pist görevlisi hayatını kaybetmişse de, Senna halen bir Formula 1 kazasında ölen son pilottur.

Formula 1 kariyeri

Yıl Takım(lar) Puan Durumu Pilotlar Puan Sıralaması Pol Pozisyonu
1984 Toleman (Toleman Group Motorsport) 13 9 0
1985 Lotus (John Player Special Team Lotus) 38 4 7
1986 Lotus (John Player Special Team Lotus) 55 4 8
1987 Lotus (Camel Team Lotus Honda) 57 3 1
1988 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 90 Şampiyon 13
1989 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 60 2 13
1990 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 78 Şampiyon 10
1991 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 101 Şampiyon 8
1992 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 50 4 1
1993 McLaren (Marlboro McLaren) 73 2 1
1994 Williams (Rothmans Williams Renault) 0 - 3

Google unutmamış 54. doğum gününü Doodle yapmış bulunmaktadır. Kaynak: Wiki

Kardeş payı 5. bölüm fragmanı izle

Published by:

İç dekorasyonunda koyu renkler hakimdir. Yönetmenlerin bir önceki filmleri “Miller Kavşağı”nda (Miller’s Crossing) kullandıkları kahverengi skala Earle Oteli’nin dekorasyonunda da kendisini gösterir. Kahverengi mobilyalar, mat yeşil desenler, loş aydınlatma ve koyu renkli duvar kağıtlarıyla kuşanmıştır. Havalandırması çalışmaz. Sıcak ve rutubetlidir. Yatakları, kapıları, parkeleri gıcırdar. Konfor yoktur burada. Sanki küflü, çürüyen bir yerdir. Konaklayanı hapseden, alıkoyan ve ruhunu kelepçeleyen bir oteldir.
Earle Oteli’nin resepsiyonisti yerin altından çıkar. Asansörcüsü ölüp dirilmiş gibidir. Barton, duvarları dinlerken isterik bir şekilde ağlayanları, tuhaf sevişme sesleri çıkaranları, kendi kendine gülenleri duyar. Fakat hiçbirisini görmez. Kapıların önlerinde, cilalansın diye bırakılmış ayakkabılar, yani bu hayaletlerin artıkları vardır sadece. Bir akıl hastanesi gibi, herkes odasına kapalı yaşamak zorundadır Earle Oteli’nde. Mekan, kimsenin dışarı çıkmasına izin vermez. Kardeş Payı’nda sıfırlanmamış hesap! Hilmi borcunun peşine düşüyor. On yedi bin dolar borç ne oldu? Tabii ki “Hilmi bunu unutmadı.” Ali ve Metin için bir ödeme fırsatı oluşturdu. İkilimiz artık alt kademe hizmet sektörünün yeni prensleri mi olacak? Feyyza, annelik güdüsünü tatmin etmeye çok yakın. Kartal, Oğuzhan ve Şerif de ona yardımcı.Yiğit, fark edilmeden yardım etmek için elinden geleni yapsa da, bakalım yetecek mi? Burada tanıştığı Charlie, Barton’un aradığı kişidir. New York’lu sahte halkçılığıyla hikayesini anlatmak istediğini söylediği ‘sokaktaki adam’dır. Barton durmaksızın sıradan adamın trajedisini yazmak, ‘büyük Amerikan tiyatrosu’nu yaratmak hırsına sahiptir. Fakat çalan telefonu duymamak için kulağına tıkadığı pamuklar gibi, kulakları sıradan adama kapalıdır. Barton, entelektüel snobluğuyla yalnız kendi sesini duyar. Gerçekte halkla ilgilenmez. Zihninde yarattığı ‘sokaktaki adam’ imgesine takılıp kalmıştır. Kardeş payı 5. bölüm Fragmanı izle diziye olan güveni sağlamaktadır.

Yüksek sanat erbabı geçinmesindeki ikiyüzlülük de burada belirginleşir. Barton hararetle yeni tiyatro idealinden bahsederken, Charlie “İstersen sana kendi hayatımdan bir iki hikaye anlatayım” der. Barton adamı işitmez bile. İşittiği zaman duydukları ise gündelik hayata dair, artistik hiçbir değeri olmayan şikayetlerdir. Müşterilerinin söylediği kaba sözlerden ya da doktor masrafından yakınır Charlie. Barton’ın kafasındaki fanteziye karşın ‘sokaktaki adam’ gerçekte budur işte. Kendiliğinden bir edebi değeri olmayan, eğer sanatçı onu üslupla kaplamazsa sanata dönüşemeyecek alelade bir kavramdır.
Coen’ler, Barton’un yazar tıkanması yaşadığı her sahneden sonra yapımcı Geisler’i ziyarete gitmesini, sokaktaki adam ile toplumdan kopuk münevverlerin karşıtlıklarının altını çizmek için kullanır. Barton’un tuşlarına basamadığı daktilodan, Geisler’in sekreterinin daktilosuna geçeriz. Sekreter kafa yormadan, büyük bir hızla çatır çatır tuşlarına basarak iş mektupları, toplantı notları yazıp durur. Barton’un oteli kapkaranlıkken, stüdyonun ofisi çiçekli saksılarla dolu, beyaz ve aydınlık bir yerdir. Barton, kafasındaki fikri ifade edemezken, Geisler yapması gereken işi özetleyiverir: Altı üstü bir B filmidir yazacağı. Belli formüllerin içini doldurması gerekir sadece. Barton’un sözde yaratıcılığı aslında bir tıkaçtır. Bu kadar basit bir işi dahi, özendiği sıradan adamın aksine yapamayışının bahanesidir. Dizinin önemli noktalarında iyi vurgulama yapılması dışında, Kardeş payı dizisi girişlerde de izleyiciyi bağlıyor.
Barton’un konsantrasyonu sık sık senaryodan, odasının duvarındaki resme kayar. Yüksek kültüre kafayı takmış adamın bu alelade plajdaki kadın resmine obsesif bir ilgi geliştirmesi ironiktir. Resim, Barton’un kaçış arzusunun dışavurumuna dönüşür. Kendisine verilen işi yapamayan her insan gibi, Barton işten kaçtıkça dikkati daha da dağılır. Kardeş payı Nihayet Audrey’in senaryoya yardım etmek için otelde adamı ziyarete geldiği gece bir patlama doğurur. Audrey ile Barton sevişirler. Kamera sürreel bir Coen anı yaratarak sevişmeye başlayan çiftten uzaklaşır. Banyoya gider. Lavabo deliğine yaklaşır ve içine girer. (Klasik bir cinsel ilişki analojisidir bu.)
Lavaboya girdiğimiz andan itibaren filmin sonuna kadar izlediğimiz her şey rüyaya dalan Barton’un senaryoyu tamamlayamama kabusu olarak okunabilir. Audrey ile yatıp uyuduktan sonra, yazamadığı senaryonun stresiyle üzerine bir karabasan çökmeye başlamıştır. Hakikaten bu noktadan sonraki olaylar filmin ilk yarısıyla tamamen çelişir. Audrey feci şekilde öldürülür. Stüdyo patronu Lipnick, Barton’un ayağının altını öper. Yazar, çekmecede bulduğu İncil’de kendi oyununun cümlelerini görür. Kardeş payı youtube Dedektifler, Charlie’nin seri katil olduğunu söyler. Barton senaryosunu bir gecede bitirir. İdolü Mayhew’in öldürüldüğünü gazetede okur. Giderek Barton’un kabusu iyice içinden çıkılmaz bir hal almaya başlar: Otel yanar. Charlie dedektifleri vurur. Dünya Savaşı çıkar. Lipnick albay olur ve Barton’a son sözünü söyler: “Sakın şehirden ayrılma ama gözüme de görünme.” Barton cehenneme mahkum edilmiştir artık. Son çare olarak kaçış nesnesine sığınır: Duvarındaki ucuz resmi, fantezisinde gerçek kılar. Rüyasının sonunda nihayet resmin içine girip orada yaşamaya başlar. Kardeş payı Son bölüm izle mek isteyenler sitemizi ziyaret edebilirler.

Off Karadeniz

Published by:

Okulu bitirip hakim çıkan izmirli genç kız melek, karadenizli yakışıklı Laz genci Yunus’a aşıktır. Ancak Melek’in albay babası, Yunus’un memleketinden ötürü bu ilişkiye karşı çıkar; onu kızından ayırmak için apar topar uzak bir yere askere göndertir. Kızı da, tesadüf bu ya, hakim olarak Karadeniz’in Of yöresine atanır falan filan… İncir çekirdeğini doldurmayacak bir öyküden yola çıkıp, hepsini muhtemelen pek çok kez orada burada duymuş olduğunuz espriler ve fıkraların diyaloglara dönüşmüş haliyle komik olmaya çalışan, baştan sona hiçbir anında gülümsetmeyi bile başaramayan bir ‘komedi’. Geliştirilememiş karakterler, üstün körü diyaloglar, anne rolündeki Nurhayat Boz dışında (ki o da bu manasız senaryoyu ne kadar kurtarabilirse) herkesin oyunculuk anlamında sapır sapır döküldüğü, TV’deki “Gerçek Kesit” canlandırmalarını bile mumla aratan bir film söz konusu. İlkokul müsamereleriyle yarışır derecede üstelik. Belki o güzel Karadeniz türkülerini duyarım, iki
de manzara görürüm derseniz, o konuda da hiç umutlanmayın, emaresi bile yok. Afişinde ve giriş jeneriğinde adının hemen altında yazdığı yetmiyormuş gibi, film boyunca da sıkça telaffuz edilen “Her Yer Vatan Toprağı Değil mi?” cümlesi, sanırız filmin de çıkış noktası olmuş. Böylesine manasız bir öyküyü akıl edenler de, her yerin vatan toprağı olduğundan emin olamamışlar ki, 95 dakika boyunca aynı şeyi birbirlerine sorup duruyorlar. Mardin’in, Midyat’ın varlığını uyduruk TV dizileriyle öğrenen insanımız, şimdi de “ay çok enteresan ama biraz yağmurlu bir yer” diyerek Karadeniz’i keşfediyor besbelli… Kendi ülkesine bu denli yabancılaşmış sinemacıların, anlatacağı Karadeniz hikayesi de ancak bu kadar oluyor işte. Siz iyisi mi yine bir süre daha oraları “Sonbahar”la hatırlamaya devam edin. videoportali.net

Gecenin Elmasları

Published by:

Jan Nemec’in keşfedilmeyi bekleyen eşsiz bir elmasa muadil filmi, gerçekçi sinema ile sürrealizm arasında gidip gelen yapısı ve görmelere seza Nazizm alegorilerinden birini barındırması bakımlarından hayli kıymetli.

Mılos Forman, jırı menzel, jan svankmajer gibi ustalarla kıyaslandığında jan nemec ismi ilk bakışta Çek sineması adına çok büyük bir anlam ifade etmiyor gibi görünebilir. Ancak çektiği filmlerden hiç olmazsa ikisiyle bile bu isimlerin hemen yanı başında anılmayı hak ediyor Nemec. Söz konusu iki film yönetmenin 50 yılı bulan (ve hâlihazırda yoluna devam etmekte olan) uzun kariyerinin de ilk adımları oluyor. 1964 tarihli ilk uzun metrajı “Gecenin Elmasları” (Démanty Noci) ve hemen peşi sıra gelen 1966 yapımı “Parti Ve Konuklar” (O Slavnosti A Hostech) Nemec filmografisinin en fazla ses getirmiş yapımları olmanın yanında, yönetmenin sinemasını büyük oranda tanımlayan başlıca filmler olarak da önem arz etmekte. Bilhassa büyük gürültü koparan, hatta zamanında Nemec’in tutuklanmasını bile gündeme getiren ve Çekoslovakya’da ‘müebbet sansür’e mahkûm edilmiş olan “Parti Ve Konuklar” barındırdığı ‘yıkıcı’ etki hasebiyle ülke tarihinin görmüş olduğu en provokatif ve tartışmalı filmlerden biri olma unvanını halen koruyor. ‘Yıkıcı’ ve ‘provokatif’ sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmışken; “Parti Ve Konuklar” ile tam olarak aynı sebepten değil belki ama “Gecenin Elmasları” da izleyende benzer bir etki uyandırmayı başarıyor. II. Dünya Savaşı’nın sürdüğü yıllarda, toplama kampına götürülürken yolda Nazilerin elinden kurtulan iki genç adamın aç biilaç, perişan bir halde Çekoslovakya kırsalında verdikleri yaşam mücadelesine tanık oluyoruz film boyunca. Filmin öyküsü gerçekten de bu tek cümleye sığdırabildiklerimizden pek fazlasını içermiyor. Tuhaf gelebilir ancak filmin 60
dakikayı biraz aşkın süresine rağmen az evvel bahsini etmiş olduğumuz o yıkıcı etkiye ulaşmasında bu öyküsüzlük halinin payı büyük. Zira Jan Nemec hikâyesini dallandırıp budaklandırmak yerine tamamen iki genç adamın içinde bulundukları duruma yoğunlaşmayı tercih ediyor. Onlar ormanın birinde çamura bata çıka yollarını bulmaya çalışırken biz de iki adım peşlerinden sessizce takip ediyoruz. Yönetmen, iki adamın açlık, korku, çaresizlik ve yorgunlukla mücadelesine bizi de neredeyse bilfiil ortak ediyor. “Gecenin Elmasları”nın en şaşırtıcı yönlerinden biri hiç kuşku yok ki gerçekçi sinema ile sürrealizm arasında gidip gelen yapısı. İki adamın verdiği hayatta kalma savaşı neredeyse belgeselvari bir gerçekçilik barındırırken, bu esnada yaşadıkları zihinsel savaşın görsel karşılığı olan sahneler de aynı oranda gerçekdışı görünüyor. Elbette kafalara, birbirine tamamen zıt kutuplarda duran bu iki anlayışın tehlikeli bir çelişki yaratıp yaratmadığı sorusu takılabilir. “Gecenin Elmasları” için böyle bir durum söz konusu değil. Zira daha evvel de değindiğimiz gibi yönetmen, öyküyü olabildiğince dışlayarak karakterlerinin gitgide bozulan ruh hallerine odaklanıyor ve gerçeküstücü sahneleri de onların hafızasının bir nevi yansıması olarak kurguluyor. Burada ‘kurgulamak’ sözcüğünün altını iki kez, hem de kalınca çizmekte fayda var. Çünkü filmin son derece sofistike, bir o kadar da etkileyici kurgusu Nemec’in oluşturduğu anlatı yapısı içinde en büyük rolü üstleniyor. Karakterlerin savaşımı giderek daha da çetin bir hal alıp, dirençleri kırılmaya başladıkça Nemec flashback sahneleri ve aralara serpiştirdiği anlık kesmelerle filmin doğrusal akışını sık sık kesintiye uğratıyor,
kimi zamansa rahatsız edici düzeyde sanrısal bir atmosfer yaratıyor. Elbette tüm bunlar baştan itibaren dile getirdiğimiz üzere karakterlerin zihinsel tükenmişliğini ortaya koymaya yönelik denemeler. Fakat yönetmen özellikle kurguda tutturduğu bu alışılmışın dışındaki üslubu sayesinde aynı zamanda savaş üzerine de son derece can alıcı birkaç cümle kurmayı başarıyor. Örneğin flashback sahnelerinin bir bölümünü savaştan etkilenmemiş Çekoslovakya’daki gayet dingin ve sıradan gündelik hayat görüntüleri oluşturuyor. Bu kısa sahneler iki yönüyle çok çarpıcı. Birincisi, başkarakterimizin o günlerin çağrıştırdığı huzur duygusuna karşı beslediği düşle karışık özlemi vurgulaması, ikincisi ise tek bir silahlı çatışma ya da cinayet sahnesi göstermeksizin savaşın gaddarlığını olanca çıplaklığıyla yüzümüze vurması. Öte yandan filmde ses, daha doğrusu ‘sessizlik’ de en az kurgu ya da karakterler kadar kritik bir işlev üstleniyor. Hemen belirtelim, filmin çok büyük bir bölümü diyalogdan mahrum. O kadar ki, neredeyse ilk 15 dakika boyunca perdeye insan sesinin kırıntısı bile düşmüyor. Karakterler konuştuğunda ise gayet kısa, sıradan, hatta bazen anlamsız bile sayılabilecek şeyler dökülüyor ağızlarından. Filmin birçok farklı yoruma açık kapı bırakan belirsiz finalini de göz önünde bulundurduğumuzda, yönetmenin ses konusundaki bu tercihi sanrısal atmosferi bütünlemek adına atılmış en etkili adımlardan biri haline geliyor. Son olarak, Jan Nemec’in keşfedilmeyi bekleyen eşsiz bir elmasa muadil bu filminin belki de gelmiş geçmiş en ilginç, sivri dilli ve görmelere seza Nazizm alegorilerinden birini barındırdığını hatırlatalım. xdizi.net

Matrak Adamlar

Published by:

JUdd apatow ve tayFasının çağdaş ameriKan Komedisine taze bir solUK getirdiği kesin. “Amerikan Pastası” ekolü bir mizahın yetişkinlere uygun şekilde servis edildiği Apatow komedileri içerisinde ise bu film kuşkusuz özel bir yere sahip olacak. Apatow’un senaryosunu yazdığı diğer filmler bir yana, “Matrak Adamlar” onun yönettiği henüz üçüncü film. Seth Rogen, Adam Sandler, Paul Rudd, Jonah Hill ve Leslie Mann’den (aynı zamanda eşi) mürekkep bir ‘kanka tayfası’ ile kotardığı bu komediler sıradan yetişkinlerin başından geçen basit komiklikleri ele alıyor. Apatow’un hüneri bu basitliklerden çıkardığı gag’ların özgünlüğünde. Bu film de aynı basitlikten nasipleniyor. “Matrak Adamlar”ı özel yapan şey Apatow’un burada tayfanın en mahrem noktalarına sızması. Adam Sandler’ın yıllar önce henüz şöhret peşinde koşan tıfıl bir komedyenken bir pizza dükkanını ‘işlettiği’ bir telefon konuşmasının eski bir video kamerayla çekilmiş, alabildiğine grenli
görüntüleriyle başlıyor film. Evet, kahramanımız George Simmons (Sandler) ülke çapında namlı bir stand up komedyeni artık. Görkemli rezidansında gününü gün ettiği bir sırada doktorundan aldığı “6 ay ömrün kaldı!” haberiyle sarsılıyor. Son günlerini yalnız geçirmek istemiyor. Ve bu süreç onu nedamet duyduğu kimi bencilliklerini törpülemeye itecek şekilde akıyor. Yırtma peşindeki genç bir stand up komedyenine arka çıktığı bir sırada eski nişanlısı Laura’yla (Mann) ‘yarım kalan’ aşkının peşine de düşüyor. Her komik dünyanın kuytu köşelerinde kimi acı ayrıntılar yatar. “Matrak Adamlar” bu ‘ayrıntılar’ın peşine düşüyor ve Seinfeld’in “The Comedian”ından Cem Yılmaz’ın “Hokkabaz”ına dek ‘sahne adamlığı’nın ne mene bir şey olduğuna dair çarpıcı örneklerin üstüne önemli bir im düşüyor. cizgifilmdunyasi.net